Mete Aldıraklı 2026
Filmsiz Yönetmen ve Ünsüz Fotoğrafçı

Zamansız Bir Sabah

Kubbe, gölge ve biriken yüzyıllar.

Sabahın erken saatlerinde, Beyazıt Yangın Kulesi’nin yüksekliğinden şehre bakarken zamanın akışını değil, katmanlarını hissediyorum. Aşağıda Süleymaniye Camii bütün dinginliğiyle duruyor; sanki yüzyıllardır aynı sabahı izliyor gibi. Etrafında büyüyen şehir, değişen yollar, çoğalan insanlar… Hepsi gelip geçmiş ama o, yerinde kalmış. Bu yüzden bu manzara bir fotoğraftan çok, zamansız bir duruş gibi.

Renkler çekilince geriye sadece ışık ve gölge kalıyor; bir de hafızanın tonu. Süleymaniye’nin kubbesi, minarelerin göğe uzanan ince çizgisi ve Haliç’in ağır kıvrımı; hepsi bir araya gelip İstanbul’un katmanlarını fısıldıyor. Aynı noktada yüzyıllar önce yürüyenlerin ayak sesleri, bugünün kalabalığına karışıyor. İnsan yukarıdan bakınca bunu daha net görüyor: Bu şehir aynı anda hem geçmişte hem bugünde.

Bu yükseklik yalnızca manzarayı değil, zihni de sadeleştiriyor. Aşağıda akan trafik, vapur sesleri, sabahın telaşı… Hepsi burada bir uğultuya dönüşüyor. Karmaşa, mesafe kazandıkça anlamını yitiriyor. Gürültü, bir desen gibi yayılıyor şehrin üzerine. O an fark ediyorum; uzaktan bakmak bazen kaçmak değil, anlamaktır.

Süleymaniye’nin çevresinde biriken o sessiz tarih, sabah ışığında daha belirgin. Kubbenin üzerinde dolaşan aydınlık, minarelerin gölgesiyle konuşuyor. İstanbul burada bir kalabalık değil; üst üste konmuş hayatlar gibi. Her sokak başka bir çağdan, her çatı başka bir hikâyeden kalmış. Ve hepsi aynı sabahın içinde nefes alıyor.

Yüksekten bakmanın verdiği o tuhaf huzur var içimde. Aşağıda her şey hareket halinde ama ben sabitim. Şehir acele ediyor, ben yavaşlıyorum. İnsan bazen karmaşanın tam ortasındayken göremediğini, ondan uzaklaşınca seçebiliyor. İstanbul’u sevmek de biraz böyle; içine karışarak değil, bazen ona yukarıdan bakarak.

Belki de bu yüzden Süleymaniye her defasında başka bir şey söylüyor. Zamana direnen bir yapıdan çok, zamana tanıklık eden bir sessizlik gibi. Sabahın içinde, siyah beyaz bir kadrajda, İstanbul’un biriken yüzünü gösteriyor bana. Ve ben o an anlıyorum: Bu şehir yaşanmaktan çok, katman katman hissedilen bir yer.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Total
1
Share