Ben Mete Aldıraklı.
40 yaşındayım. Aslen Bartınlıyım; lise ve üniversite yıllarım Ankara’da geçti. Çalışma hayatım ise zamanla Ankara, Bartın ve İstanbul arasında şekillendi. Şehirler değişti, yollar uzadı, insanlar gelip geçti. Ama fotoğraf hep aynı yerde kaldı: elimde, aklımda ve anlatmak istediklerimin tam ortasında.
Otuz yılı aşkın süredir fotoğraf çekiyorum. İlk ciddi makinem bir Nikon D60’tı. O günlerde fark ettiğim bir şey vardı; bazı duygular kelimelere sığmıyordu ama bir karede kendine yer bulabiliyordu. Fotoğraf benim için teknik bir uğraştan çok, anlatmanın en kolay yolu oldu. Bazen bir yüz, bazen bir sokak, bazen de yalnızca günün ışığı… Hepsi birer cümle gibiydi.
Uzun yıllar fotoğraf stüdyosu işlettim. 2015–2021 arasında geçen o dönem, ışığı tanımayı, insanı okumayı ve sabretmeyi öğretti. Portre fotoğrafları hâlâ en güçlü tarafım; bir insanın yüzünde saklı hikâyeyi görmek ve onu olduğu gibi kaydetmek bana hep yakın geldi. Ama zamanla stüdyonun dışına da taşan bir merak oluştu içimde. Sokaklar, şehirler ve kimsenin fark etmeden geçip gittiği anlar daha çok ilgimi çekmeye başladı.
İstanbul Üniversitesi’nde fotoğrafçı olarak çalıştığım yıllar, fotoğrafın hayatımın merkezine yerleştiği dönem oldu. O süreçte makine bir araç olmaktan çıkıp hafızaya dönüştü. Şehirde yürürken, bir vapuru izlerken ya da yolda giderken gördüğüm her şey, kaydedilmeyi bekleyen küçük bir hikâye gibi görünmeye başladı.
Bugün en çok Fujifilm GFX100S, Fujifilm X-E5 ve Fujifilm X100T kullanıyorum. Ekipman elbette önemli, ama hiçbir zaman fotoğrafın önüne geçmedi. Çünkü benim için mesele neyle çektiğimden çok, neyi gördüğüm ve neyi hissettiğim. Işığın düştüğü bir duvar, boş bir cadde, yolda verilen kısa bir mola… Bazen en sıradan anlar, en kalıcı hatıralara dönüşebiliyor.
Kendimi bir fotoğrafçıdan çok bir gözlemci ve hikâye anlatıcısı olarak görüyorum. İnsanların aceleyle geçtiği yerlerde biraz daha yavaş yürümeyi, kalabalığın içindeki sessizliği fark etmeyi seviyorum. Fotoğraf bu yüzden hayatımda hep bir kayıt biçimi oldu. Yaşananı değil, hissedileni saklayan bir hafıza gibi.
Müzikle ilgileniyorum, kısa öyküler ve senaryolar yazıyorum. En büyük hayalim sinema. Belki de bu yüzden çektiğim her kare, küçük bir sahne gibi geliyor bana. Bir başlangıcı, bir ortası ve çoğu zaman sessiz bir sonu var.
Bu blog, gördüklerimi biriktirdiğim bir yer. Şehirleri, yolları, insanları ve arada kalan anları kaydettiğim bir günlük gibi. Teknik mükemmellikten çok, tanıklık etmeyi önemsiyorum. Çünkü bazen bir fotoğraf, sadece o an orada bulunduğumun kanıtıdır.
Ve çoğu zaman bu, yeterlidir.
